İnsanların sayı olmayı benimsemesi, kişisel bir zayıflık veya tembellikten çok, modern toplumların sistemleştirdiği kurumların, ekonomik zorunluluklar ve kültür endüstrisi eliyle inşa edilen, olgunlaştırılan, gönüllülük sisteminin sonucudur.
Sistem, sorgulamayan ve belirlenmiş sınırlar içinde hareket eden bireyleri ödüllendirirken; sorgulayanları iter. Güvenlik, gruba girme, ait olma ve konforlu yaşam gibi temel ihtiyaçlarından mahrum bırakmakla gözdağı verir.
Sorgulama yapma, sistem kurma amaçlı görevlere gelenler veya seçilenler neden görevlerini yapmıyorlar veya yapamıyorlar:
Önce neden yapamıyorlar ?
•- Felsefenin temeli olan, “ben kimim” sorusunu kendilerine sormadıklarından. Sadece, “sen kimsin” sorusunun çevresinde dolaştıklarından.
•- Kurumlar insanları kişisel özelliklerinden arındırarak gerçek “bir dosya” veya ” bir sayı” haline getirir.
•- Modern yaşam o kadar karmaşık ve hızlıdır ki, her konuyu sorgulamak, birey üzerinde zihinsel yük yaratır. Toplumsal düzenin sağladığı öngörülebilirliğe sığınır. Sorgulama olmayınca belirsizlik azalır; düzen ve güvenlik algısı artar.
•- Disiplin toplumu: Michel Foucault, modern toplumların insanları cezalandırarak değil, onları sıraya sokarak ve biçimlendirerek yönettiğini söyler. Okul- fabrika- kışla ve hastane gibi kurumlar bireyleri görünmez bir disiplinle uysallaştırır.
•- Geçim kaygısı ve ekonomik belirsizlikler, insanların sorgulama lüksünü ortadan kaldırır.
•- Toplum, iktidar odakları, kendi değerlerini ve düzenlerini toplumun geneline ” ortak akıl ” ve ” doğal düzen ” olarak benimsetir. Birey, sistem ne yapıyor diye sorduğunda; sorgulamamayı kendi “özgür iradesi” sanır.
•- Kitle endüstrisinin kültürü, insanları pasifleştirir. İnsanlar, tüketebildikleri ölçüde kendilerini var sanırlar, aslında birer sayı olarak kalırlar.
•- Günümüzde her şey insanlara ” özel ” ve ” biricik ” olduklarını hissettirmek için programlıdır. Aslında tüm bu platformların özünde her birey bir ” veri noktası”, ” beğeni sayısı” veya “tıklanma oranı” dır. Kültür insanlara, özgün oldukları büyüsünü sunarken, onları en homojen (bağdaşık) ve ölçülebilir biçime sokar.
•- Geleneksel ve muhafazakar
“BİAD” kültürü, birçok toplumda sorgulamayı otoriteye saygısızlık veya gruba ihanet olarak kodlar.
“-sürüden ayrılanı kurt kapar” veya “icat çıkarma” gibi birikimler; bireyselleşmeyi ve eleştirel aklı baskılayan kültürel kodlardır.
•- Topluluktan veya egemen söylemden farklı düşünmek, yalnızlaştırılma ve dışlanma riski taşır.
Çoğunluğun akışına kapılmak( sürü psikolojisi ) en güvenli yol görünür.
•- Her şeyi sorgulayan birey, yanıtı zor sorularla ve sistemin adaletsizlikleriyle yüzleşmek zorunda kalır. Çoğu insan için kabullenmek ve
” akıntıya bırakmak” zihinsel bir konfor alanıdır.
Nasıl davranılmalı ?
*- Eğitim sistemlerinin ezberci ve performans odaklı yapısından çıkıp; soru sormayı, var sayımları sorgulamayı ve kuşku duymayı önceleyen anlayışa geçmesi gerekir.
*- Bilginin öğrenciye bir nesne gibi depolanması, insanı pasifleştirir.(Paulo Freire). Problem çözümleyici ve diyaloga dayalı eğitim yöntemleri uygulanmalıdır.
*- Sanat hazır kalıpları kırar ve tüm duyularla düşündürür.
*- Topluluk bağları ve yerel örgütlenmeler. Yerel topluluklar, sivil toplum kuruluşları, sokak, mahalle, park dayanışmaları ve kooperatifler gibi insan odaklı yapılar; bireye bir “sayı” değil, ismi ve sesi olan “özne” olduğunu hatırlatır.
*- Halk kültürünün yerel ve evrensel anlatımları, özgün yaşantıların kitlelere aktarılması.
Hiç kimse sayı olmayı istemez, kültür iklimi kişilerin gelişmesini öncelemelidir. Sorgulayan bir akıl, bağ kuran bir toplumsal yaşam, insanı merkeze alan kurumsal yapılanma ile mümkündür.
Tek yol da, toplumsallığı güçlendirmektir…



