KUZEYEGEHABER-Emed Federasyonu Genel Başkan Yardımcısı Alper Özüpak sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda: “Siyaset kurumu, dağınık ve birbirine düşmüş toplulukları yönetmekte ustadır. “Böl, parçala, yönet” anlayışı tam da bu zeminlerde hayat bulur. Kendi içinde birlik sağlayamayan, ortak hedefte buluşamayan hak savunucuları, ne yazık ki çoğu zaman siyasetin dolgu malzemesi olmaktan öteye geçemez.” ifadelerinde bulundu. Özüpak’ın paylaşımı şöyle.
“Toplumsal gücün gerçek kaynağı çoğu zaman göz ardı edilir: Sivil toplum. Oysa tarih bize defalarca göstermiştir ki, haklar çoğu zaman yukarıdan verilmez; aşağıdan, örgütlü ve kararlı bir toplumsal irade ile alınır. Bu iradenin taşıyıcısı ise hiç şüphesiz STK’lardır.
Bugün en temel sorunlardan biri, hak arayışının bireysel tepkilerle sınırlı kalmasıdır. Oysa bireysel sesler birleşmediği sürece yankı oluşturmaz. Toplumsal muhalefet dediğimiz şey, tam da bu birleşmenin adıdır.
İnsanların “ben de buradayım” diyerek alanlara, meydanlara çıkması; sadece şikâyet eden değil, talep eden bir kitleye dönüşmesi gerekir. Çünkü siyaseti harekete geçiren şey, söylemler değil, kitlesel baskıdır.
Ancak burada kritik bir eşik vardır: Bağımsızlık. Hak arayan kitleler, herhangi bir siyasi yapının arka bahçesi haline geldiği anda gücünü kaybeder. Siyaset kurumu, dağınık ve birbirine düşmüş toplulukları yönetmekte ustadır. “Böl, parçala, yönet” anlayışı tam da bu zeminlerde hayat bulur. Kendi içinde birlik sağlayamayan, ortak hedefte buluşamayan hak savunucuları, ne yazık ki çoğu zaman siyasetin dolgu malzemesi olmaktan öteye geçemez.
Bu yüzden önce toplumda haklılığın kabul edilmesi gerekir. Kamuoyu desteği olmadan kazanılan hiçbir mücadele kalıcı değildir.
Haklılık, sadece doğru olmak değil; doğruyu topluma anlatabilmektir. Bunun yolu da kavga etmekten değil, ortak bir dil kurmaktan geçer. Kırmadan, dökmeden, ötekileştirmeden… Çünkü toplum, kendisini dışlayan değil, kucaklayan hareketlere kulak verir.
Eylem ve etkinliklerin merkezinde hak savunucuları olmalıdır. Siyasiler bu alanlarda ancak toplumun nabzını tutmak için bulunmalıdır. Eğer bir mücadele, siyasi partilerin organizasyonuna dönüşürse, toplumsal niteliğini kaybeder. Oysa amaç; siyaseti yönlendiren bir güç olmak, onun arkasından sürüklenen değil önünde yürüyen bir irade ortaya koymaktır.
Burada liderlik meselesi de ayrı bir önem taşır. Toplumu bir arada tutacak, farklı kesimlere hitap edebilecek bir lider; sert değil kararlı, kırıcı değil kapsayıcı bir dil kullanmalıdır. Özellikle muhafazakâr ve sağ seçmenin lider odaklı yaklaşımı düşünüldüğünde, bu dilin önemi daha da artar. Sol kesimlerin hak mücadelesine olan doğal yakınlığı zaten bilinirken, geniş kitlelere ulaşmanın yolu bu dengeyi kurabilmekten geçer.
EYT mücadelesi bu anlamda önemli bir örnek olarak hafızalara kazınmıştır. Sadece bir hak arayışı değil, aynı zamanda toplumsal bilinçlenme hareketi olmuştur. Evlerin içine giren, gençlerin anne babalarına anayasal haklarını anlattığı bir süreç yaşanmıştır. Bu da göstermiştir ki; açlığın, yokluğun, sefaletin sağı solu yoktur.
Ortak sorunlar, ortak mücadeleler doğurur.
Sonuç olarak kitlesel bir güç oluşturmanın yolu açıktır:
Haklılığınızı topluma kabul ettirmek,
Siyasetin dolgu malzemesi olmadan yürümek,
Etkili ve akılda kalıcı bir dil kurmak,
Ve en önemlisi, doğru bir liderlikle bu süreci taşımak.
Çünkü bu dünyada geriye kalan; ne makamdır ne de unvan. Geriye kalan, insanların gönlünde bıraktığınız izdir. Kırmadan, dökmeden, yakmadan… Ama diklenmeden dik durarak, hakkını arayarak… Bir hoş seda bırakabilmek, belki de kazanılabilecek en büyük zaferdir…”


